Yeni Alınan Ayakkabılarla Uyuyan Nesilden iPhone’a Burun Kıvıran Nesle Neler Değişti?

Ortaokulu yeni bitirip liseye başladığım yıllar. O zamanlar bilgisayarların daha yeni yeni insanların evlerine girebildiği, kişisel bilgisayar modasının ilk adımlarının atıldığı tarihler. Bugün olduğu gibi o günde zamanının ötesinde, adete cazibe merkezi haline getirilmiş, ancak camlarla bölünmüş vitrinlerin arkasından bakabildiğimiz bilgisayarlar mevcut ancak benim istediğim cam vitrinin en altında duran, komşu çocuğunun oynadığı oyunu oynatabilen sıradan bir tanesi. Öyle ahım şahım pahalı bir model de değil hani.

Türkiye’deki bir çok ailede olduğu gibi bizim ailede de bir şey istediğini öyle hemen dile getiremezsin. Önce anneye açılır konu, ne kadar istediğini o kadar heyecanla anlatmalısın ki, anneyi ikna edebilesin. Babaya giden kapıyı aralayabilmenin ilk adımıdır anne. Anneyi ikna etmekle de bitmez süreç. Annenin bir adım arkasında babanın yanına gidilir, anne anlatırken çocuğunun ne istediğini, dünyanın en pahalı objesini istemiş gibi yüzü kızarır çocuğun. İstenilen alınır mı bilmem ama kesin olan bir şey varsa babanın ilk etapta hayır dediğidir. Öyle hemen kabul edilmez çocuğun istediği, istenilen şeyin değeri artırılmalıdır ki alındığına değsin!

Lafın kısası benim istediğim bilgisayarda öyle ilk istediğimde alınmadı tabi. Aylar geçti, yemekler yenmemeye, yüzler asılmaya, anneye giden yol aşınmaya başladıkça, babanın da istediği kıvama gelindiğini anlamasıyla birlikte, bilgisayarcının yolu arşınlanmaya başladı. Dün gibi hatırladığım o yol, o dükkan, dükkanda içilen çayın bir türlü bitmemesi, sipariş edilen bilgisayarın sanki nükleer bir parça sipariş edilmiş gibi ‘günlerce’ gelmemesi, asırlar geçmiş gibi gelen o günler derken, bilgisayarcının eve gelip bilgisayarı kurmasının ardından güç düğmesine basmasıyla birlikte yerini tarif edilmez bir mutluluğa bırakması, hala damağımda unutamadığım bir tad olarak kalır. Liseliler bilmez ama alttaki kaplanı görmek bugün bile gözlerimin dolmasına yol açar.

1-w7ciw7xnbm4B2nxZvKDJEA

Yanlış anlaşılmasın, memur bir ailenin orta gelire sahip bireyleriydik hepimiz.Her istediğimizi istediğimiz an alamazdık belki ama istediğimizi alamadığımızda olmamıştı hiç, zaman da nasıl baktığınla alakalıydı biraz. Sonuçta Keynes’in dediği gibi uzun vadede hepimiz ölüydük.

Gelmek istediğim nokta şu: biz satın aldığımız şeylerden mutlu olan insanlardık. Aldığımız şey öyle ahım şahım bir şey değildi belki ama çalınma ihtimali uykularımızı kaçırmaya yeterdi. En derin uykuyu yeni alınan ayakkabıyı yastığımızın yanına koyduğumuzda uyumamız da bu yüzdendi.

Mutluluğu satın alınan objelerde bulmanın ne kadar sağlıklı olduğuna dair kısır tartışmaları bir kenara bırakıp onca yılın ardından neyin değiştiğine odaklanırsak eğer şu sonuca ulaşıyoruz: mutluluğu satın aldığı objelerde aramak yerine satın alma sürecinde bulan bir insanlıktan bahsediyoruz artık. Etrafınıza bir bakın, hangimiz aldığımız eşyalardan memnunuz. Artık ne aldığımız son model araba mutlu ediyor bizi ne de akıllı telefon. Ama hiçbirimiz satın almaktan vazgeçmiyoruz! Vazgeçmiyoruz çünkü mutluluğu aldıklarımızda değil satın almakta buluyoruz.

Alışveriş merkezleri, gerçekmiş gibi görünen duvarların arkasına bir takım ilizyonist oyunlarla gizlenmiş, Truman Show’un küçük bir kesitinden farksız aslında. Tek fark hiçbirimiz sanal duvarları yıkmayı düşünebilecek kadar cesur değiliz!

1-fKN-JolZjVcUNoqSxeukUw

Ve olur da sizi göremezsem eğer iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.

Beni Twitter üzerinden de takip edebilirsiniz: @MarketingHolmes