Ruhunuzu Reklamlara Teslim Etmeye Hazır Mısınız?

Buzulların eridiğini ve boğazınıza kadar suyun içine battığınızı hissediyor musunuz? Kulaç atarak yürümek zorunda kaldığınızı? Seyahat ederken, yemek yerken, televizyon izlerken tüm bu su kütlesinden rahatsız olduğunuzu? Peki ya sabahları yüzünüze çarpan suyla uyanmaktan, konuşurken ağzınızdan çıkan baloncuklardan bıkmadınız mı? Çocuklarınızı bu sulu dünyaya getirmekten mutlu musunuz? Onların, susuz bir dünyayı hayal dahi edemeyeceği gerçeğini kabulleniyor musunuz?

Harika bir kahvaltıyla başladığınız güzel bir cumartesi günü. Önce güzel bir Kadıköy turu atıyorsunuz, çarşıyı hızlıca gezip Moda’ya doğru yol alıyorsunuz. Akşam oluyor, arkadaşlarınızla buluşuyor birkaç kadeh bir şey içip eve dönüyorsunuz. Güzel bir cumartesi gününün ardından kafanızı yastığa koyduğunuzda olan bitenin farkında değilsiniz. Yavaşça ısıtılmış suyun içinde alışarak can çekişiyor, ağzınızdan baloncuk çıkartarak gün içinde maruz kaldığınız 3000 reklamın farkına bile varmadan rüyalar alemine doğru yol alıyorsunuz. Tebrikler, bugün de gittikçe ısınan suya daha da alışıyor, süper gidiyorsunuz!

Dramatize ederek anlatmaya çalıştığım bu durum hayatın tüm gerçekliğinden başka bir şey değil. Hepimiz o kadar alıştık ki reklamların hakim olduğu bir dünyada yaşamaya, paragrafın altında paylaştığım Time Square’in reklamlardan arınmış haline ait olan bir fotoğraf bile bizi rahatsız etmeye yetiyor. Aslında tam tersinin olması gerekmiyor muydu? Reklamların olmamasından ne zamandan beri rahatsız oluyoruz?

1-v1HPxJ2tlVzWmx98nxQvpA

Reklam, pazarlamanın şüphesiz en büyük silahı, sağ kolu, vazgeçilmez — taviz verilmez yol arkadaşı. Hal böyle olunca pazarlamacıların, elindeki bu kozu bu denli hoyratça kullanması, hayal gücüyle sınırlı çizgileri her gün bir adım daha öteye taşıması, insanoğlunun doğasından gelen oldukça doğal bir durum. Bir de işin içine, her gün daha da fazlasını yapmak zorunda olmanın getirdiği bir dünya düzenin girmesi, pazarlamanın somut kavramlarla yetinememesi sonucunu doğurmakta ve bireyin temelini oluşturan bir takım duygulara da sahip olma – sahiplenme gereksinimi, ihtiyacını doğurmakta.

Daha basit cümlelerle açıklamak gerekirse, Coca Cola’nın mutluluğu, Red Bull’un heyecanı, Mercedes’in gururu, Amerika’nın özgürlüğü, markaların insanı insan yapan değerleri — duyguları sahiplenmesinden bahsediyorum. Ve bu öyle boğazınıza kadar gelen suyu -reklamları- göz ardı etmeniz ve kabullenmeniz kadar kolay ve basit bir durum değil. Bedeninizden sonra ruhunuzu da teslim etmeye hazır mısınız?

Geçtiğimiz hafta bu konu üzerine Twitter üzerinden bir anket düzenledim ve mutluluk kavramını en çok hangi markanın sahiplendiğini sordum. Sonuçları aşağıda görebilirsiniz. Sürpriz olmayan bir şekilde, yıllardır aynı noktaya atış yapan Coca Cola anketten birinci marka olarak çıkmayı başardı.

İşin ilginç kısmı ise, aynı soruyu Eti’nin sloganını anımsatacak bir şekilde sormamla ortaya çıktı. “Mutluluk denilince aklınıza hangi marka geliyor?” sorusuna katılımcıların %54’ü Eti cevabını verdi.

İlk bakışta bu durumdan çıkarılacak iki sonuç var. İlki, markalar henüz bir takım değer ve kavramları tam anlamıyla sahiplenebilmiş değil, Coca Cola bile! İkincisi ise insanoğlu için umut hala var.

Waterworld (Su Dünyası) filmine ait bir kare

Waterworld (Su Dünyası) filmine ait bir kare

Sular yükseldikçe, kulaçlarımız yetersiz kalmaya, su içinde debelenmeye başlıyoruz. Söylediklerimiz anlamsızlaşmaya, tek düze bir sesten öte bir anlam ifade etmemeye başlıyor, sıradanlaşıyoruz. Boğazına kadar gelen suyun içinde dünyaya gelen çocuklar, onların oluşturduğu nesiller, atalarının onlara vadettiği toprakları kayıp bir çoçuğun sırtına gizlenmiş bir haritayla bulma umudunu taşıyarak yaşıyor.

Umudunuzu kaybetmeyin. Elinizde kalan tek gerçek o!

Beni Twitter üzerinden de takip edebilirsiniz: @Marketingholmes