Neden Bir Dünya Markamız Yok – I

Bu topraklardan dünya markası çıkar mı? Güven Borça’nın yıllar önce sorduğu ve kendi cevaplarını bulduğu bu soruya ben de kendi açımdan ve gözlemlerinden bakarak cevaplar arayacağım.

Avrupa’nın birçok ülkesinde bulunma ve bulunduğum süre içerisinde piyasayı, sektörleri ve pazarları bir yabancı gözüyle gözlemleme imkanı buldum. Oralarda bulunduğum süre içerisinde, Çek Cumhuriyeti’nin 10.000 kişilik nüfusa sahip küçük bir kasabasının küçük bir marketinde gördüğüm Halk markalı bisküviler dışında, Türk markası taşıyan herhangi bir ürüne rastlayamadım.

Peki ihracatımızın büyük bir bölümünü gerçekleştirdiğimiz Avrupa Birliği’nde (toplam ihracatımızın %46’sı) hala neden bir markamız boy gösteremiyor? Bu sorunun cevaplarını mikro ve makro faktörleri detaylıca incelediğim 3 bölümde anlatacağım. Dilerseniz başlayalım:

İlki ve bence en önemlisi, toplum olarak başarısızlıklara karşı duruşumuz!

Her türlü zorlukta ve başarısızlıkta arkanızda olmasını beklediğiniz ailenizin, Türk toplumunun izdüşümü doğrultusunda, başarısızlığa karşı bakış açısının tamamiyle olumsuzluklar ve karamsarlıklar üzerine kurulu olduğu yadsınmaz bir gerçek. Konunun daha net anlaşılması adına somut bir örnek üzerinden ilerlemek istiyorum: ailenizin orta gelire sahip bir aile yapısına sahip olduğunu ve yirmi yıl boyunca sizi iyi bir üniversiteye göndermek için para biriktirdiğini düşünün. Siz de üniversiteye başladıktan 6 ay sonra, sebebi her ne olursa olsun, onca masrafa rağmen üniversiteyi bıraktığınızı varsayın. Bu da yetmezmiş gibi, onca sene size emek veren ailenizi karşınıza alıp, tası tarağı toplayıp, iç huzurunuzu bulmak adına Hindistan’a gittiğinizi ve bir müddet orada yaşadıktan sonra tekrar memleketinize döndüğünüzü düşünün. Bu durum karşısında ailenizin tavrı ne olurdu?

İş dünyasında, inovatif fikirlerin hayata geçirilmesinde ve en önemlisi yaratıcılıkta içgörünün şüphesiz büyük önemi var ve insanın bazı içgörüleri kazanması için, farklı düşünce yapılarına ve farklı düşünmeye ihtiyacı olabiliyor. Bu içgörüler bazen insanın herhangi bir anında karşısına çıkan birinde de saklı olabildiği gibi, çok farklı dünyalarda da saklı olabiliyor. Türk aile yapısı aşağı yukarı belli kalıplar içinde. Bugün kime sorsanız size bir şekil çizebilir. Peki soruyorum kaçınızın ailesi, onca senelik emeğin kaybolması uğruna üniversiteyi bırakma ve Hindistan’a gitme kararınızın arkasında durabilir? Sizin bir birey olduğunuzu kabullenip verdiğiniz kararlara saygı gösterebilir? Bahsettiğim kişi Steve Jobs.

Yalnızca bu konu üzerine hazırladığım detaylı yazıya da göz atabilirsiniz:
Babanız Yaptığınız İşten Gurur Duyuyor Mu?

Bir diğer neden ise özgüven eksikliği.

Eğer okulda bir koşu yarışı varsa, Türk annelerinin birçoğu çocuğunu yarışa hazırlarken, diğer çocukları baz alarak hazırlıyor, asıl rakibin çocuğun kendisi olduğunu, en büyük başarının ise insanın kendisiyle yarışarak elde edildiğini bilmiyor. Bugün hangi anne, John Lennon’ın annesiyle birlikte gittiği sinemada, perdede gördüğü ve çok etkilendiği Elvis Presley için, anne ben neden Elvis Presley değilim, hayat hiç de adil değil, ben de Elvis Presley olmak istiyorum sorusuna, belki de Tanrı seni John Lennon olman için saklıyordur cevabı verebiliyor? Bugünün kazanan çocukları, dışarda kavgadan kaçıp eve gelen oğlunu kavgaya gönderen anneler tarafından yetiştiriliyor. Aman oğlum evde otursun, düşmesin, yaralanmasın diye yetiştirilen nesiller, kaybetmekten korkan bireyler olarak karşımıza çıkıyor. Herkes kazanmak istiyor ancak kimse kazanmanın ancak kaybederek elde edildiğini bilmiyor!

tumblr_lip4l9OzDa1qe9auz_large

Bir diğer neden ise eleştiriye olan tahammülsüzlük.

Kimse yaptığı işin eleştirilmesini istemiyor. Bu neden hakkında bizzat yaşadığım olayı anlatmadan önce, kendi gözlemlerimden bahsetmek istiyorum. Eleştirinin benim gözümde anlamı şu: insan yaptığı işin doğal olarak o kadar merkezinde yer alıyor ki, kafasını kaldırıp kabuğun dışından o iş nasıl görünüyor bilemiyor. Eleştiri tam da bu noktada devreye giriyor. Sizin, merkezde olduğunuz için göremediğiniz sorunları dışarıdan bakabilenler rahatlıkla görebiliyor. Bu yüzden eleştiri altın değerinde.

Ancak özellikle Türk markalarının eleştiriye hiç tahammülü olmadığını görmek mümkün. Geçtiğimiz yıllarda, kendini Türkiye’nin en büyük hazır giyim markalarından biri olarak konumlandıran bir markanın içler acısı sosyal medya stratejisini, olması gerektiği gibi tüm noktalarını ele alarak eleştirdim. Amacım, markanın itibar kaybetmesi değil, sosyal medyanın bu denli önem kazandığı piyasa koşullarında, markanın bu platformu kullanarak değerine değer katmasını istememdi. Ancak durum öyle bir hal aldı ki, tehditkar bir telefon konuşmasına şahit olmak zorunda kaldım.

Gelişmiş ülkelerde markalar, açıklarını kapatan insanları iş güçlerine dahil ederken, ülkemizde tehdit ediyor. Yanlış anlaşılmasın bu eleştiriyi yaparken markadan asla böyle bir beklentim olmadı ancak eleştiriden sonra söylenenler, neden dünya markası çıkaramadığımızın en somut örneklerini oluşturuyor.

İlk bölümde neden dünya arenasında bir markamız olmadığının mikro sebeplerine odaklandım. İkinci yazımda mikro sebeplere devam edip, üçüncü yazımda makro sebeplere değinerek seriyi sonlandıracağım.

Serinin ikinci yazısı: Neden Bir Dünya Markamız Yok – II

Beni Twitter üzerinden de takip edebilirsiniz: @MarketingHolmes