Hayat Hikayelerden Oluşur Peki Ya Markalar?

Marketing is no longer about the stuff that you make, but about the stories you tell.

Seth Godin

Hayatın anlamını sorguladığım, zorluk ve sıkıntıların üst üste geldiği anların ardından, belki yüzlerce farklı noktasından ele aldığım bu konunun beni hayatın anlamı üzerine ulaştırdığı tek bir nokta var: hayatı zamanın değil hikayelerin oluşturduğuna inanıyorum. Yaşınız kaç olursa olsun geriye dönüp baktığınızda geçen zamanı değil yaşadığınız hikayeleri görürsünüz. Bu yüzdendir insan yaşlandıkça yılları değil hikayeleri biriktirir hayatında. Hayatının son dönemlerini yaşayan insanlarla konuştuğunuzda size yılların ne kadar hızlı geçtiğinden çok nasıl geçtiğini bu yüzden anlatır.

Teknolojinin, dağıtım kanallarının, üretim çeşitliliğinin yani bugünü oluşturan elementlerin değişimi ve gelişimiyle birlikte, günlük hayatta kullandığımız ürünlerin hayatımıza kattığı anlamın da giderek daha derin ve kompleks bir hal aldığı yadsınmaz bir gerçek. Hayatını anlamlı kılmak için her zamankinden daha fazla efor sarf eden günümüz insanı, hayatın ona sunmadıklarını elde edebilmek için her geçen gün daha çok tüketiyor, dünya üzerindeki ağırlığını nitel olarak arttırdıkça varlığını nicel olarak azaltıyor.

1-UsID6YCXzxYZR9Ksc-kA_A

Hikayelerin markalarla birleştiği noktada rahatlıkla görebiliriz ki, marka-tüketici ilişkisi her iki taraf için de bir alışverişten çok daha fazlasını ifade ediyor artık. Bir tarafta tüketicilerin kendisini özgürlüğün zirvesinde hissettiği bir kurtarılmış bölge, diğer tarafta ise bu bölgenin sınırlarını çizmekte-kurallarını koymakta kararlı markalar bulunuyor. Peki iktidarın tüketicinin elinde olduğu böyle bir ortamda, bir takım kurallar koyabilmek markalar açısından ne kadar mümkün?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için daha derinlere inmek, her şeyden önce yaptığımız seçimlerde ne kadar özgürüz sorusuna bir cevap bulmak gerekiyor. Cuma akşamı yorgun bir şekilde işten çıktığınızı ve eve gitmeden önce bir markete uğrayıp, televizyonun karşısında tüketmek için bir kaç abur cubur almak istediğinizi düşünün. Reyonun karşısına geçtiğinizi ve 10 metre uzunluğundaki, Wall Street’in şaşalı halini andıran bu renkli koridorda bir seçim yapmak üzere olduğunuzu düşünün. Hangi ürünü neden seçtiğinizin bir çok nedeni olabilir. Seçtiğiniz ürün çocukluğunuzu hatırlatan bir kokuya ya da ilginizi çeken bir renge sahip olabilir ve saniyeler içinde gerçekleşen seçim süreci içinde kararlarınız, siz farkında olmadan bu etmenler tarafından etkilenmiş olabilir. Bu seçim süreci büyük resmin yalnızca küçük bir kısmı, büyük resme baktığınızda ise şunu görüyorsunuz: dünya üzerindeki 1000’i aşkın marka yalnızca 10 gruba ait.

1-g2i7fmCI6NkVplGmKrtTfQ

Tüm bu markaların devasa pazarlama bütçelerini bir kenara bırakıp, salt olarak yarattıkları değere odaklanırsak eğer, hemen hepsinin de bir hikayeye sahip olduğunu görmek mümkün. İnsanlara yalnızca bir ürün satmak yerine, onların hayatlarına da dokunabilen süreçler tasarlamak, onların günlük yaşamlarında yer edinebilmek, kısaca bir Lovemark yaratabilmek, tüm bu başarının da arkasında yatan en büyük etken.

Hayat öykülerden ibaret ve birini, bir şehri yada bir markayı sahiplenme ihtiyacı insanın tabiatından gelen bir alışkanlık, bir döngü. Kendine bu döngü ve alışkanlıklar içerisinde yer edinmeyi hedefleyen markalar hem pazarda önemli bir yer edinebiliyor hem de kalıcı olmayı başarabiliyor. Kendi öykülerinin yanında, insanların günlük yaşamına dair öykülerin de içinde yer alarak bir anlamda kendi kaderlerini bir adım öteye taşıyabiliyor.

Beni Twitter üzerinden de takip edebilirsiniz: @MarketingHolmes