Hayallerin Paris Hayatların Muş Olması Bizim Suçumuz Olabilir Mi?

Bir arkadaşımın hikayesiyle başlamak istiyorum yazıya. 2011 yılının ilk günleri. Sabancı Üniversitesi’nde “Social Media Summit” adıyla bir etkinlik düzenleniyor ve etkinlikte Mustafa İçil, Yüce Zerey, Alemşah Öztürk ve Hasan Başusta gibi sektörün önde gelen isimleri sosyal medya konusunda katılımcıları bilgilendiriyordu. O günlerde sosyal medya henüz çok yeni bir olgu ülkemiz için. İnsanlar yavaş yavaş bu sihirli dünyaya ısınmaya başlamış ancak markalar nasıl davranması konusunda hala belirsizliklerini koruyordu. Amerika’da ise durum çok farklıydı. Sosyal medyanın oluşturduğu dalga tüm ülkeyi kasıp kavurmuş, Obama sosyal medya politikası sayesinde başkanlık yarışında rakibine fark atmış ve markalar sosyal medyaya özgü stratejiler üretmede birbiriyle yarışıyordu. Ülkemizde ise artçı sarsıntıları hissedenler önlerden yer kapmaya başlamıştı bile.

O dönemde üniversite öğrencisi olan bu arkadaşlarım sosyal medya konferansından döner dönmez üniversitelerinde bir sosyal medya kulübü kurmaya karar veriyorlar. Profesörlerle konuşuluyor, sosyal medyanın neden önemli olduğu konusunda dosyalar hazırlanıyor ve öğrenci kulüpleri koordinatörü olan öğretim görevlisiyle görüşmeye gidiliyor. Yazılan makaleler takdim ediliyor, Obama’nın sosyal medya kampanyasıyla kazandığı başarıdan bahsediliyor, sosyal medyanın ileride ne kadar büyük bir potansiyele sahip olduğu anlatılıyor ve Türkiye’nin ilk sosyal medya kulübünü kurmak için başvuru yapılıyor. Öğrenci kulüpleri koordinatörü makaleleri okuyor, arkasına yaslanıp öğrencileri dinliyor ve öğrencilerin konuşması bittikten sonra öne çıkarak ‘sosyal medya dediğin pazarlamanın bir alt dalı ve asla pazarlama kadar önemli olmayacak. O yüzden Marketing kulübü varken böyle bir kulübün kurulmasına gerek yok!’ diyor ve öğrencileri gönderiyor (!) huzurundan. İki hafta sonra ise Kızılay Kulübü’nün kurulduğu haberleri duyuluyor üniversitede.

1-2DnTOXqz7Vx6baxW8qQHow

Tarih boyunca yel değirmenleriyle savaşmak zorunda bırakılmış gençlerin harap oluşuna sahne oldu bu topraklar.

Şerefli mağlubiyetlerle avutulmuş, başarıya aç bir toplumun bireyleriyiz hepimiz. İki kızımız 2012’de Londra’da düzenlenen Yaz Olimpiyatları’nda altın ve gümüş madalyayı aldığında hangimiz gururlanmadık, gözlerimiz dolmadı. Bu ülkenin evlatları, aldığı ödülleri tutkuyla sevdiği yalnız ve güzel ülkesine armağan ederken hangimiz içten içe helal olsun be Nuri demedik. Kazandığımız maçların ardından ‘Avrupa Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türkiye’nin ayak sesleri’ tezahüratı, ne kadar büyük bir dolmuşluğun, itilmişliğin ve hor görülmüşlüğün tezahürü değil miydi aslında.

Toplum olarak sistematik bir takım yanlışlar yaptığımız yadsınmaz bir gerçek. Nefretle büyütülüyoruz hepimiz. Harflerle birlikte öğreniyoruz bizim bizden başka dostumuz olmadığını. Daha sırtımızdaki çantayı taşıyamazken, başka başka yükler bindiriliyor küçücük omuzlarımıza. Nebahat teyzenin torunu Bilge ne kadar da başarılıyken derslerinde, bizim kızımızın ondan daha başarısız olması kabul edilemez bir durum haline getiriliyor. Hepsi beş olmalı karnenin, ne öğrendiğinin bir önemi yok. Yeter ki bayram günlerinde eş dost karne nasıl bakalım diye sorduğunda, yüzü kızarmasın annenin babanın.

Okulunuzda bir koşu yarışı olduğunu ve annenizin de sizi bu yarışa hazırladığını hayal edin. Eminim hayalinizde bile anneniz, sizi arkadaşlarının çocuklarıyla kıyaslıyor olacaktır. Kimse asıl rakibin çocuğun kendisi, en büyük başarının da insanın ancak kendisiyle yarışmasıyla elde edileceğini bilmez bu ülkede. Bugün hangi anne, John Lennon’ın annesiyle birlikte gittiği sinemada, perdede gördüğü ve çok etkilendiği Elvis Presley için, “anne ben neden Elvis Presley değilim, hayat hiç adil değil,  ben de Elvis Presley olmak istiyorum” sorusuna, “belki de Tanrı seni John Lennon olman için saklıyordur” cevabı verebiliyor? Bugünün kazanan çocukları, kavgadan kaçıp eve gelen oğlunu kavgaya gönderen anneler tarafından yetiştiriliyor!

1-7SrEfl3eXkhbXdmbPHDa8Q

Ben 5 yaşındayken, annem her zaman bana mutluluğun hayatın anahtarı olduğunu anlatırdı. Okula başladığım zaman sınavda bana büyüyünce ne olmak istediğimi sorduklarında ‘Mutlu olmak istiyorum’ yazdım. Onlar bana soruyu anlamadığımı söylediler. Ben de onlara, onların hayatı anlamadığını söyledim.

John Lennon

Toparlamak gerekirse; çalışmadan, kafasına elma düşerek yeni dünyalar keşfetmeyi umanlar, Newton’ın yer çekimi kanunu bulduğunda Cambridge’da profesör olduğunu unutmamalı. Türkiye’ye bankamatik, para sayma makinesi gibi birçok yeniliği ilk getiren kişi olarak bilinen Dikran Masis bir röportajında Amerika için : ‘Yeniliklere aç bir ülke Amerika. Amerika’da biri çıkıp inek uçuyor dese, insanlar dönüp uçuyor mu diye bakar.’ diyordu. Belkide ihtiyacımız olan tek şey başarıya olan açlığımızı, başarılı olmak için gerekli olan olgulara kanalize etmek. Kendimizi ineğin uçuyor olabileceğine inandırmak.

Beni Twitter üzerinden takip edebilirsiniz: @MarketingHolmes