Ey Türk Gençliği. Asisin, Umursamazsın, Sorumluluk Sahibi Değilsin!

“Sabahtan akşama kadar bilgisayar başındasın, bilgisayardan kalksan cep telefonunu alıyorsun eline. Asisin, umursamazsın, sorumluluk sahibi değilsin. Ne ekmeğin fiyatından haberin var ne de nasıl ev geçindirileceğinden. Gittiğin her yeri paylaşıyor, her şeyin fotoğrafını çekiyor, saatlerce arkadaşlarınla konuşuyorsun. İlginç müzikler dinleyip, anlamsız kıyafetler alıyorsun. Ayrıca ne anlıyorsunuz şu kafelerden hiç anlamıyorum. Oturun evde için kahvenizi.” dedi, gecenin üçüne kadar Fenerbahçe’nin son mağlubiyetini “Ne olacak bu Fener’in hali” diyerek izleyen babası, zaplamaktan her zerresi yağ tutmuş kumandayı, oturmaktan kara deliğe dönmüş kanepenin çukuruna bırakırken.

Türkiye’de genç olmak zor. Aileleriyle sağlıklı bir iletişim kuramayan bireylerin, kendi iç dünyalarında yarattıkları paralel evrenin, onlar için nasıl bir kaçış noktası olduğunu, bilgi çağında tek bir tıkla erişebildikleri, görebildikleri farklı dünyaların onları nasıl cezbettiğini, aslında her şeyin ne kadar farklı olabileceğini anlatamamanın verdiği kabir azabını tasvir etmek zor. Görme engelli bir bireye renkleri anlatmak, duyma engelli bir bireye Coldplay’in son albümünün ne kadar muhteşem olduğunu söylemek gibi.

(Bizim maçlarımızda savaş müzikleri çalınırken paralel evrende Kuzey İrlanda)

Her şeyden önce tüm bu sorunların ana nedenini anlamak gerekiyor. Sistemsel olarak miyoplaştırılmış, arabesk akımlarla, basitlikle, bayağılıklıkla yetiştirilmiş, kendi küçük köyüne hapsedilmiş bireylere, anne babalara, her hareketlerini CIA titizliğiyle inceleyen mahalle teyzelerine ve en büyük başarıyı devlete kapağı atmak olarak gören ve bunu toplum olarak ödüllendiren sisteme karşı fikir üretmeyi, sanat yapmayı, araştırmayı, eleştirmeyi anlatmak, karşılığında var oluşsal sıkıntıları beraberinde getiriyor. Toplumun para odaklı hale bürünmesi, “e bu yaptıkların şimdi ne işe yarayacak ki” sonucunu doğurmakta ve kısır döngü halini alan bayağılılık giderek daha da derinleşmektedir.

Şunu söylemek gerekiyor. Ebeveynlerinin geçmişte yaşadıkları sıkıntılar, bugünün gençlerine hiçbir anlam ifade etmiyor. Onlar, bilgi çağında doğmuş, istedikleri bilgiye anında erişebilen, Kanada Başbakanı’nın kendi gençleri hakkında söylediklerini, Barack Obama’nın nasıl kendi gençlerini üretmeye, araştırmaya ve eleştirmeye teşvik ettiğini, yaşıtlarının farklı ülkelerde nasıl yaşadıklarını, neler yaptıklarını görebilen bir nesil. Onlar, ana akım medyanın insanları aptallaştıran ve tamamiyle tüketime yönelik üretilen içeriğini reddeden ve kendi beğenileri ve ilgi alanlarına yönelik üretilen içeriği araştırıp bulabilen bir nesil. Fikir üreten, gözlemleyen, statükoya karşı durabilen ve sanılanın aksine oldukça sosyal bir nesil. Böyle bir nesli, geçmiş dünyanın kurallarıyla yönetmeye ve yönlendirmeye çalışmak, onlara bu kanallar üzerinden ulaşmaya çalışmak, onları tamamen kaybetmekten başka bir anlama gelmemektedir.

CJvhSFfW8AAvaWz

 

Markalar, yeni neslin değer yargılarını, iletişim yöntemlerini, nasıl yaşadıklarını anlamak ve ona yönelik ürün ve servis üretmek zorundalar. Yeni nesil, sosyal medyayı anlamsız bulan, gençlerin değer yargılarını yansıtmayan içerikler üreten, oturdukları cafede wi-fi şifresi ya da telefonunu sarj etmek için priz soran gençlerin yüzüne küfür eden bir suratla bakan, sorun yaşadıklarında muhattap bulamayan, sorunlarını hızla çözemeyen markalardan nefret ediyor.

Büyük balığın küçük balığı yuttuğu degil, hızlı olanın kazandığı bir dünyada yaşıyoruz artık. Yeni nesil, 3 günde gelen kargodan, tamir için 15 gün bekleten servisten, 5 dakika boyunca hatta tutan çağrı merkezinden ve üçten fazla kişinin sıralandığı market kuyruğundan nefret ediyor. Sen eğer bir marka olarak hızlı aksiyon alamıyor ve gençlerin hızına ayak uyduramıyorsan kusura bakma ama yeryüzünden silinmeye mahkumsun. Dünyanın en büyük markası da olsan, Forbes tarafından “Cep telefonu kralını kim yakalayabilir ki?” olarak lanse edilsen de!

Beni Twitter üzerinden de takip edebilirsiniz: @MarketingHolmes